21 Eylül 2010 Salı

Elveda

Gidiyorum burdan.

Kuruyken gözleri arkamdakilerin,

Yaş deymeden yanaklarına,

Unutmuşken hepsi beni.

Gidiyorum artık.

Bir başka soluk alacağım bu gece,

Nefesim kesilene kadar doldurarak ciğerlerimi.

Gidiyorum ben.

Tüm kabahati üstüme alarak,

Kimseyi suçlamadan.

İsyan etmeden, korkarak.

Gidiyorum işte.

Kimseye söylemeden,

Sessizce.

Bahsetmeden gittiğimden

İçten içe...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Herkes kadar fahişeyiz hepimiz

bir barın ıslak tezgahında
hayatımın bilmem kaçıncı fahişesine bakıyorum.
viskiyi yudumlarken
bilmem kaçıncı la notasına basıyor
sahnedeki kendini soyutlamış gitarist.
bilmem kaçıncı yudumumu alıyorum bu hayattan
tekrar tekrar.
ama kaçıncı mutluluğu yaşıyorum sanki
ya da kaçıncı göz yaşını döküyorum
tanımadığım bir fahişenin ardından?
bir kaç yudum işte bu hayattan alacağım
sadece bir sarhoşun alabileceği kadar!
notaların içinde kayboluyorum işerken
bütün gün aldığım o alkolü atarken vücudumdan.
sanki başımın içinde çalıyor gitarlar
ya da çığlıklar atıyor tanımadığım bir kadın.
kesin o da fahişedir ha-ha
en azından herkes kadar fahişe.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Çıplaklık...


Sevişmeden kalan terle
Sabah kahvesinin kokusu,
Ağzımda kalan ruj tadı,
Dağınık saçlar,
Çıplaklık.
Ah ne kadar acizim.

Hydraulophone

-Z-
Kapıcı Ersin Bey 3 katlı bir apartmanın kapıcılığını yapıyordu. 42 yaşındaydı, 1.60 boylarında, esmer, kel bir adamdı. Bıyıklarına ak düşmüştü artık. Büyük bir göbeği vardı. Ölen karısı karısından bir tek bir kızı kalmıştı ona, karısı da neden ölmüştü ya onu bir Allah bilir. Kızı 16 yaşındaydı kahverengi saçları, babasından aldığı esmer teni ve yine babasından kaynaklanan mor gözleri. Babasının işlerine o bakardı ama yine yaranamazdı o iğrenç herife.

Saat 8.00‘da servis bitti tek odalı evine geldi Ersin Bey ve doğruca yemek masasına oturdu. Bağırdı yemek getirmesi için kızına ve oda denileni yaptı çünkü eğer yapmasa başına tekrar tekrar nelerin geleceğini biliyordu. Babası yemeğini bitirdi ayağa kalktı o sırada kız yatakta oturmuş televizyon izliyordu. Ersin geldi ve yanına oturdu kızına gülümseyerek baktı ve aynı anda kız ağlamaya başladı. Adam o tüm gün milletin siparişlerini getirip götüren pis ellerini kızının bacaklarına doğru götürdü. Kız direnemeyeceğini bildiği halde ‘’Baba lütfen!’’ dedi. Ama nafile adam kendi öz kızına dudaklarını yaklaştırdı ve boynundan öpmeye başladı.

Kız direnmek istedi itti babasını, bunun hata olduğunu bildiği halde. O an adam sinirlendi ve pantolonunun kemerini çıkarttığı gibi büktü ortasından ve en şiddetli şekilde indirdi kızın sırtına. Bir yandan küfürler ediyordu kendi öz kızına. Kız artık dayanamıyordu bunlara kemeri tutup yalvardı babasına yapmaması için, o an tokat yedi ve kafasını çarptı yatağın kenarındaki demire. Kızardı ve şişti aniden adam hala aldırış etmiyordu tuttu kollarından ve sıyırdı elbisesini dokunuyordu yine o iğrenç elleriyle. O an gök gürledi ama o kadar yakından gelmişti ki bu ses irkildi aniden ve o an kız kurtuldu babasının elinden köşeye doğru koşup saklandı. Bu sırada yağmur başlamıştı. Adam tekrar kemeri kaldırıp kıza doğru yürüdü, neresine gelirse savuruyor yetmiyor birde tekme atıyordu 16 yaşındaki kıza. Kız bağırmaya başladı ama adam televizyonun sesini açtığından kimse duyamazdı zaten sesi kısılmıştı artık. Adam pantolonunu indirdi kız iğreniyordu babasından.

Kaçsa kurtulurdu belki ama nereye kaçacaktı ne okula gidiyordu ne başka bir şeye hiç arkadaşı da yoktu ki. Kızı saçından tuttu ve tekrar yatağa fırlattı adam, elbisesini sıyırdı ve dokunmaya başladı aynı şekilde. Utanmıyordu kendisinden ya da yaptıklarından öyle yapıyordu işte ne namus kalmıştı kendisinde ne başka bir şey.

Tam kızın elbisesini çıkartıyordu ki bir şey duydu çok farklı çok güzel. Bıraktı kızını orda, mutfak diye ayrılmış köşesine gitti evin, hızlıca çekmeceyi çekti ve ayağına düşürdü ama yüzünde hiçbir acı ifadesi yoktu. Yere düşen bıçaklardan bir tanesini aldı ve dayadı boğazına ve sürtmeye başladı hala ne bir acı ifadesi ne ağzından çıkan bir ‘’ah’’ sesi. Kan fışkırıyordu ama hala bıçağı bırakmadı adam. Ve yığıldı yere. Kızı sadece bakıyordu ve anlam veremiyordu. Ne seviniyor ne de üzülüyordu bu olana. Sadece izliyordu yerde yatan iğrenç mahlûka hiç bir şey düşünmeden. İzliyordu sadece.









-1. Kat-
Nihat Bey 37 yaşlarındaydı. Bankacıydı, zayıf denebilecek bir kilodaydı 1.72 boylarındaydı saçları hafif üstten açılmıştı ama hala bir tane bile beyaz saç yoktu. Bir de karısı vardı Melike Hanım, 36 yaşındaydı ve Nihat Beyle aynı boydaydı. Normalde kumraldı ama saçlarını sarıya boyatırdı. Elinden kırmızı ojeleri eksik olmazdı. Kimseye söylemezdi ama o bir nemfomandı. Altı senedir bunu kocasından gizlemişti, kocası bazen şüphelense de karısına güvenirdi. Aslında komşular her şeyi biliyordu. Eve giren çıkan erkek sayısı belirsizdi.

Yine o gün eve Nihat Bey’in en yakın arkadaşlarından Cengiz Bey gelmişti. O bir ressamdı 37 yaşındaydı gür kahverengi saçları vardı birde top sakalı. Hafif göbeği vardı ama bu ona elit bir hava katıyordu. Boynundan fuları eksik olmazdı. Eve gelir gelmez Melike Hanım direk onun elinden tutup yatak odasına götürdü. Onu soydu ve öpmeye başladı daha Cengiz Bey hiçbir hareket bile yapamamıştı ama bu kadın hiç söz dinleyecek gibi görünmüyordu. Saat 8.00 olduğunda bitirmişler keyif sigaralarını içiyorlardı. Ama hala Melike Hanım duramıyor hala bir yandan öpmeye çalışıyordu. Bankada mesaiye kalan kocasını çoktan unutmuştu bile ve tekrar Cengiz Bey’i de baştan çıkardı ve beraber öpüşmeye başladılar saat 8.23’de kapı açıldı ama hala bundan haberleri yoktu Cengiz ve Melike’nin. Gelen Nihat Bey’di içerden gelen seslere en başta anlam veremedi ama kapıya yaklaşınca anladı ve şok oldu 3 dakika boyunca hiç hareket edemedi içeri koştu. Salondaki çekmeceden ruhsatlı silahını aldı ve doğruca yatak odasına gitti. Bir şey hissetmedi kapıyı açar açmaz Cengiz’e bir el ateş etti. Aynı anda gök gürlemişti. Sanki gökyüzü bile onu haklı buluyor ve suçunu gizlemesine yardım ediyordu.

Karısına baktı gözünden birkaç damla yaş geldi, seviyordu karısını neden böyle olması gerekiyordu ki? Karısı sadece öle kalmıştı yanında ölü bir adam, karşısında kocası elinde silah ve kendisi çıplak. Kafasında bunu birleştiremiyordu. O sırada kocası kendine geldi ve silahı karısının kafasına dayadı artık gözlerindeki yaşlar birkaç damlayı geçmiş adeta dışarıda yağan yağmur gibiydi. Ağlayıp zırlıyordu ama nefretini karısına kusup tetiği çekemiyordu. Aşağıdan bir ses geldi, sokaktan. Öyle gürültülüydü ki sanki birisi aşağıya bir televizyon atmıştı ama adam bunu hiç önemsemiyordu hala ağlıyor ama karısına bağıramıyordu bunun nedeni sadece onu hala seviyor olmasıydı.

Sonra birden bir ses duydu hayatı boyunca hiç duymadığı kadar güzel ama bir o kadar da hüzünlü. Sesin nereden geldiği önemli değildi. Ama neydi bu? Bu dünyadan mıydı? Bunları düşünürken silahı karısının kafasından çekti ve balkon kapısına doğru yürüdü kapıyı açtı ve gökyüzüne doğru baktı yüzü ve gömleğinin önü yağmurdan ıslanmıştı bir anda silahı kaldırdı ve şakağına dayadı tetiği yavaşça aşağıya doğru kaydırdı o an dünya o kadar yavaşladı ki bütün her şeyi hissetti acı, nefret, keder. Tetiği çektiği an üzerinde çakmak taşı bulunan horoz hızlıca çarptı ve barutu ateşledi, mermi namlunun içinde kayarken öyle bir ses çıkarıyordu ki adam bunun tamamını duydu. Adam daha yere düşmeden silah şarjördeki diğer mermiyi çoktan namluya sürmüştü bile. Karısı hala ondan tarafa dönmemiş hala Cengiz’in ölü vücuduna bakıyordu.







-2. Kat-
Utku 23 yaşında beyaz tenli siyah uzun saçları olan bir çocuktu. Üniversiteyi kazanıp bu apartmana yerleşeli 2 yıl olmuştu, üniversiteyi kazanıp uyuşturucuyla tanışalı 2 yıl. O gün yine krizi tuttu her zaman mal aldığı adamın yanına gitti, neyse ki para sıkıntısı yoktu parasını ödedi ve kendisini daha 3 gün idare edecek uyuşturucuyu aldı. Uyuşturucu aldığı adam oturduğu apartmanın kapıcısı Ersin Bey’e benziyordu ama ondan daha temiz kalpli bir adam olduğunu düşünüyordu, uyuşturucusu satıcısı olmasına rağmen.

Dönüş yolu gözünde büyüdü Utku’nun ve metroya atladı. Evinin yakınlarında indi yağmur yağıyordu neyse ki üzerinde deri ceketi vardı, yakalarını kaldırdı ve yürümeye devam etti. Apartmana girdi yine kapıcı yüksek sesle televizyon izliyordu. Merdivenleri çıkmaya başladı, 1. katın kapısının önünden geçerken Melike Hanımı hatırladı ama kocasının evde olduğunu düşünüp geçip gitti. Eve geldi kapıyı açıyordu ki bir gök gürledi. Ama o kadar şiddetli oludu ki bu anahtarları yere düşürdü tam eğildiği sırada cebindeki uyuşturucu sarılı paket cebinden fırladı. Aynı anda merdivenlerden biri çıkıyordu birden panikledi, çıkan 1 üst kat komşusu Ezgi’ydi. Utku panikleyince uyuşturucu görünmesin diye üstüne bastı ama Ezginin ne bunu görecek ne de bir şey diyecek hali var gibi görünüyordu çünkü ağlıyordu. Ezgi çıktıktan sonra Utku yerden aldığı paketi cebine attı ve kapıyı açıp içeri girdi.

Evinde pek eşyası yoktu, deri ceketini çıkartıp sandalyenin sırtına koydu kendiside koltuğa oturdu. Cebinde ki paketi çıkarıp kullanmak için sabırsızlanıyordu önce bir sigara yaktı. Ortadaki sehpayı önüne çekip uyuşturucuyu boşalttı ve cebinden çıkardığı otobüs biletiyle iyice ayrıştırdı ve bir seferde hepsini burnuna çekti, işaret parmağıyla masada kalan kokainleri iyice toplayıp diş etlerine sürdü ki bu da diş etlerinin uyuşmasına yarıyordu.

Koltukta öylece kafası iyi oturuyordu ki birden bir ses duydu ve bu ses uyuşturucunun bütün etkisini yok ediyordu, birden sanki bütün amaçlarına ulaşıyordu, birden bütün içkileri tadıyor, birden bütün uyuşturuculardan içiyordu. Kafası karışmıştı, bu ses neyin nesiydi? Bunun uyuşturucunun bir etkisi olmadığını 2 yıldır edindiği tecrübelerine dayanarak söyleyebilirdi. Sonra nedense birden koltuktan kalktı, kaptırmıştı bu müziğe kendisini balkon kapısına yaklaştı açtı kapıyı dışarı çıktı, artık müzik çok iyi duyuluyordu, göklerden geliyordu sanki bu. Ve kendini aşağıya bırakıverdi nedenini bilmiyordu kesinlikle sebepsizdi bu atlayış sadece müziğe kavuşabilmek anlamına geliyordu.

İlk önce yüzü yere çarptı ve yüzündeki bütün kemikler kırıldı, sırasıyla gözlerinin altındaki zygomatik kemik, maxilla ve frontal kemik paramparça olmuştu. Artık hayatta değildi ve müziğin bir parçasıydı O.












-3. Kat-
Ezgi 21 yaşında çok güzel bir kızdı, beyaz tenli ve siyah saçlıydı. Dümdüz ve upuzun saçları vardı. Gözyaşları aksa onun yüzünde elmas gibi, vücuduna bir damla kan sıçrasa yakut gibi kalırdı. Onu görenler Tanırı’nın dünyayı sadece onun için yarattığını düşünürlerdi. Ayrıca çok yetenekliydi. Hydraulophone adında bir enstrüman çalıyordu, kimse bunun ne olduğunu bilmezdi ama sesini bir kere duyan bir daha asla vazgeçemezdi. Hydraulophone içine su doldurularak ve bu su sayesinde mükemmel sesler çıkarılarak çalınan bir aletti.

O gün akşam sevgilisi ile buluşmaya gitti. Saat 7.00 da buluşmuşlardı. Ezgi çok mutluydu çünkü yıllardır sevdiği sevgilisinden hamile olduğu haberini verecekti. Ama işler istediği gibi gitmedi bunu duyan sevgilisi bunu gözünde o kadar büyüttü ki hiç duraksamadan ayrılmak istediğini söyledi çünkü o ezgiyi sevmiyordu asla da sevmemişti. Ezgi bunu duyunca ağlamaya başladı ve koşarak eve gitti.

Apartmana girdi, merdivenlerden çıkarken hala ağlıyordu. Kapıyı açtı, içeri girdi hala ağlıyordu, ağladı, ağladı. Tuvaletten bulduğu parlak bir jileti aldı ve kendini kesmeye başladı. Çıplaktı bu şekilde hydraulophone’un başına oturdu, tam çalacaktı ki hydraulophone’un içinde su olmadığını gördü ve dayanamayıp jileti şah damarına dayayıp birden aşağı doru çekti.

Kanlar hydraulophone’un içine doğru akıyordu kendini o kadar derin kesti ki her yer kan olmuştu. Artık ölmüştü ama o müzik aletinin içinde hala yaşıyordu kanında hala hayat vardı ve bu dünyadan tek başına gitmeyecekti. Ve dünyada bıraktığı son şeyiyle herkesi yanına aldı. Hydraulophone’dan öyle bir müzik çıkıyordu ki insanı sarhoş ediyor ve hayatın manasını ona fısıldayarak hayatı anlamsızlaştırıyordu.

Ezgi müziği duyamadı çünkü o müziğin kendisiydi ve yanına birçok kişiyi de alarak ilerliyordu. Ersin bey, Nihat bey ve Umut. Dört ruhun içinde tek iyi ve tek beyaz olan Ezgi’ninkiydi çünkü o yaratıcıydı, o yaşasaydı birine can verecekti ama onun canı alındıysa oda başkalarınınkini alacaktı ve aldı da.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

İnsan

Tanrı'dan çaldığım satırlarla ıslatıyorum kağıtları.Ölümden önce gördüklerim hafızamda bir dövme gibi asla çıkmıyor.
Pişmanlık mı? Belki ama emretmek yok demiştim! Cezası büyük olmalı ve herkez bunu bilmeli ama banada büyük bir ceza bu.
Kim katlanabilir ki? Ama ben yapmadım onu kendileri istedi. Aaah! Cezamı bulmalıyım...

Ceza

Bu gün pazartesi elimde parlak,keskin bir metalle aynanın önünde duruyorum. Tanrım ne yaptım ben! Son bi kez ailemi
görmeliyim ya da onlardan geriye kalanları, pek bir şeyde kalmamış aslında sadece biraz et ve kan.
Kan kokusu genzimi yakıyor ama hoşuma da gitmiyor değil zaten istediğimde bu değil miydi eğlenmek için biraz kan! Daha
fazla kalmamalıyım... Zaten korkacak kimsem yok,günahlarım gördüğüm acılardan daha fazla.Şimdi bileklerim yanıyor.
Acı,acı,acı. Başım döndü ve yığıldım yere. Sadece zeminde dolaşan küçük karıncalarla aynı seviyedeyim ya da onlardan daha
aşşağıda. Çokta zor değilmiş insanların canına kast etmek, kendininkine olduğu gibi.
Bütün oda aşşağıda kaldı,bedenim aşşağıda,acılarım,gerçeklerim...Kenarı islenmiş bir ayna,yeni kırılmış ve parçaları kan içine,
dağılmış bi klozet,küçük bir raf,üstünde ilaçlar;tanıdık ilaçlar...Hatırlayamadım zaten artık pek bi önemi yok.
Ne komik bir yüzüm var.Siyah uzun saçlar.İri bir bedenim var normalden çok daha iri,düşerken kafamı klozete çarpmışım
ayaklarım hala tuvaletin dışında, yerde öylece yığılmış ,bileklerimden fışkırmış kanlardan oluşan havuzun içinde yüzüyorum
ama hala jilet palaklığını koruyor, ruhumun karanlık ışığını yansıtıyor. Bütün gerçekleri daha iyi görüyorum şimdi ama hepsi
yavaşça kararıyor.
Karanlıkta kaldım. Hala evdemiyim acaba?
Hayır bu koku evde yok... Islak bir koku !
Gözlerim tekrar açılıyor tabi hala varlarsa.Sadece görüntüler geliyor işte.
Ellerimin altında binlerce kurtuç kıpırdanıyor sanki gıdıklar gibi. Ayağa kalkıyorum karşımda birşey var ama göremiyorum
sadece hissediyorum! Kim olduğunu anladım. Şeytan!
Konuşmadı benle sadece tek bir emir.
''Kimse bana emredemez!'' derdim. Ama bunu burada düşünemicek kadar zavallıyım.
Burdan kurtulmak için herşeyi yaparım Şeytan için herşeyi! Son bir şans daha. Tekrar dünyaya dönmek ne olursa olsun.Bu
son şansın bir bedeli olmalı mı?
Evet oldu... Lanetli bir bedenle dünyaya geri dönmek ve şeytan için çalışmak. Dünyada kulağa bukadar zor gelmiyordu.Ama
bu son şansı kaçıramam ve kabul ettim.
Tekrar dünyaya fırlatıldım ama bu sefer farklı geliyordu herşey. Korku yoktu kimse bana dokunamaz sonuçta. İlk emir
belliydi. Git ve öldür! Bu sadece alışmam için bir ilk.Bir hastahane odasında uyandım,sessizce dışarı cıktım gece saat 01:23
etrafımda çokta olmasa insan var. Biri olmalı birini seçmeliyim.İşte orada kısa saçlı sarışın kadın.Hayatım boyunca
yaklaşamadım böyle tiplere elinde davidoff sigarası üstünde iyi bir elbise güzel bi kadın.Utangaç tarafım asla izin vermedi
böyleleri ile konuşmama ve güzel bir kız gördükten sonra her günün sonu aynı bitti hiç yüzüme bile bakmadılar ve her
akşam tuvalet aynasının önünde vücuduma yeni yaralar açarak cezalandırdım kendimi.Ama artık herkez tanıyacak beni.
Cezalar son bulacak.
Yaklaştım kadının yanına:
''Merhaba''
''Ne istiyorsun yakışıklı?''dedi yumuşak bir şekilde.
Şaşırdım böyle bir cevap beklemiyordum sesimi biraz daha yumuşatarak sordum:
''Benimle gelmelisiniz?''bunu sölediğime inanamıyordum neden tanımadığım bir kadın benimle birlikte gelmeliydiki.
''Parasını verirsen heryere gelirim tatlım''diyerek kahkaha attı.
Anlamalıydım karşımdaki bir fahişeydi ve tek istediği kolay bir müşteri bulmaktı.Beraber bir otele doğru yürüdük. Tam
olarak nerde olduğunu bilmediğim, çok kötü, eski bir oteldi.
Otele kadar geldim ama cebimde bir metelik bile yoktu. Otele girip odaya çıktık. Mor duvar kağıtları ile kaplı odada
beni yavaşça soymaya başladı. Gözüme yatağın yanındaki komidinin üstünde duran yeşil saplı türbüşon takıldı. Uzandım ve
hızlıca aldım, ben onu aldığımda kadın çoktan pantolonumun düğmesini açmıştı, elimdeki türbüşonu sol omzuna sapladım.
Kadın ilk önce şaşırdı ama sonra elini çantasına daldırdı ve uzun bir bıçak çıkardı. kadın bunları yaparken ben olanlar
karşısında şaşırıp kalmıştım. Elinde ki bıçakla üstüme bi hamle yaptı ama son anda geri çekildim hızlıca kolunu tutup büktüm
ellerim arasında incecik kolu sanki bir çubuk gibi kırıldı ve kemiği etinden dışarı doğru fırladı, yüzüme sıçrayan kanla kendime
geldim ve elinde ki bıçağı alarak fildişi rengindeki boynuna sapladım. Kadın boğazını tutarak yere yığıldı bağırmaya bile
fırsatı olmamıştı.
Üstüm başım kan içinde kalmıştı yan odalardan birinden ödünç almaya karar verdim.Odadan cıktım ve yan odanın kapısına
ilerledim, bıçağı hala elimde tutuyordum, kapıyı çaldım, ayak sesleri duyuldu ve kapı açıldı karşıma iri yarı kilolu bir adam çıktı:
''Efendim?'' dedi şaşırmış bir ifadeyle
''İyi akşamlar. Acaba üstünüzde ki kıyafetleri ödünç almam mümkün mü?''
Şaşkınlığı biraz daha artarak:
''Tabiki''dedi
Bu sözün ardından içeri girdim, adamın kalın boynunu ellerim arasına alıp hızlıca çevirdim,adam son sıcak soluğunuda
elime üfledikten sonra kendini bıraktı. Birden ağlamaya başladım ama sebebi ne katlettiğim adam ne de kadındı sadece
ağlıyordum ama kendimi toparlayıp dolapları karıştırdım ve kendime uygun kıyafetleri buldum, temizlenip giydim.
Biraz para alıp odadan çıktım. Aşşağı inip otelden ayrılırken resepsiyonistin arkamdan bağırdığını duydum, arkamı döndüm:
''Buyrun?''
''Paranı ödesene lan orospu çocuğu!''
''Çok özür dilerim'' diyerek ağlamaya başladım ve cebimdeki bütün parayı adama vererek otelden çıktım.
Tekrar yürümeye başladım ve dünyaya geldiğim hastanenin önünden geçerken bileklerimdeki kesik izleri sızlamaya başladı
soluma baktım 2 polis arabası duruyordu ve beni görür görmez üç polis bana doğru koşmaya başladılar, içlerinden birisi:
''sen!'' dedi ve...

Şırınganın Uykusu

Uyandım ama gözlerimi açamıyordum sadece yanımda konuşan iki admaın sesleri vardı kulaklarımda:
''Vücudu ilaçları reddediyor ve hergün hastalığı ilerliyor. Hasta şiddet eğilimi gösteriyor ve siz bu hastanın kaçmasına izin
veriyorsunuz öylemi!''
''Ama başhekimim''
''Bu hasta hakkında savunmanızı bekliyorum''
Birden üçüncü bir adam sesi daha geldi kulaklarıma:
''Hastanın teşihisi ne?''
''Desorganize Şizofreni''
''Sizce neden bu olayları gerçekleştirmiş olabilir?''
''Hastanın kullandığı ilaçları vücudunun reddetmesi sonucu oluşan bir kriz anında gerçekleştirmiş olabilir,ayrıntılı bir tetkik
yapmadan size ayrıntılı bir bilgi veremem.''
''Peki böyle bir hastanın daha önceden gözetim altına alınması gerekmez miydi?''
''Her şizofreni teşhisi koyulan hasta aynı semptomlerı göstermez ve önceden kriz anı belirlenemez.''
''Hasta bundan sonra nasıl bir tedavi altına alınacak?''
''Artık hastanın tedavi edilmesi imkansız,başka bir krizi engellemek için uyutulacak.''
''Bu ne zaman gerçekleşecek?''
''Yaklaşık üç saat sonra.''
''verdiğiniz bilgiler için teşekkürler doktor bey,iyi akşamlar.''
''Ben teşekkür ederim memur bey hastanamizdeki en agresif hastayı bulmamıza yardımcı oldunuz,iyi akşamlar.''
Birden kapının sertçe çarpılması ile kendime geldim içerde kimse kalmamıştı yavaşça gözlerimi açtım ve birden gözlerime
yatağımın karşısındaki resim takıldı oldukça basit bir resimdi kırmızı bir gökyüzü altında uzanan sarı dağlar...
Resmin güzelliği karşısında kendimi alamıyordum,üç saat içerisinde ölecektim ama hiç önemsemiyordum.Hiçbirşey artık bu
resimden daha önemli değildi.Kapı açıldı ''artık zamanı geldi'' diyen doktorun sesi duyuldu ama hala resimden gözlerimi
alamıyordum,şırınganın içindeki havayı boşaltmak için sıkılışının sesini duydum ve koluma sıçrayan ilacın soğukluyunu
hissettim ilacın ölümcül gücü altında kalan kolumu eritiyordu adeta ve birden kolumda büyük bi acı hissettim bu acıyle birlikte
gözlerimden yaşlar akıyordu ama beni üzen tek şey bu resmi bir daha göremicek olmamdı. Kulaklarımda büyük bir çınlama
oldu birden resimde ki kırmızı gökyüzü mavi bir denize, sarı dağlar ise altın rengi kumlara döndü,mavi dalgaların kum tanelerine
çarpması ile birlikte çıkan ses eşliğinde doktorun sesi uzaklaştı,mavi denizin içinde balıklar oynamaya başladı ve bir tanesi
denizin içinden çıkarak hayatımdan büyük bir ısırık aldı bir sonraki ruhumu yedi ve öteki bedenimi benden uzaklaştırdı artık
hiçbir şey hissetmiyordum ve denizlerin ardına balıklarla birlikte yolculuk ettim ve derin sulardaki karanlıklara daldım.

Sen Derken


Sen derken
Sadece senden bahsetmiştim.
Hayatıma boktan insanları sokmandan değil!
Ya da ağlatmanı istememiştim hiç
Gel derken yanıma!
Kanımla doyma istemiştim.
Çalma vaktimi dedim 365 gün boyu
Çalma demiştim sana.
Sen derken bunları kastetmemiştim ben hiç.

Kızıl


Zehirlendim kızıl şarap şişesindeki kandan.
Ama doldurdum tekrar kadehimi ağzına kadar.
Ve içtim hepsini bir solukta
Dinlemek için bedenimin sessizliğini.
Yere yuvarlandığımda sadece boğuluyordum
Yardım çığlıkları olmadan,
Sadece boğularak akıyordu gözyaşlarım.
Karışarak kızıl kan şişesindeki şaraba.